Merhaba!
Önceki yazımda bahsettiğim gibi Likya Yolu ile ilgili yazımı yazmaya geldim!
Outdoor sevgilimin ortaya attığı lafı benim de sahiplenmemle başlayan bir plandı. Baya aylar önce konuşmuştuk belki ama benim hayatımdaki tek kamplar festival kampları veya duşlu muşlu camping'ler olduğu için tam da bilemiyordum. Aslında bunu da Haziran ayındaki Kapadokya kampımızda aşmıştım, beraber iki farklı yerde free camp yaptık. Likya gezisine kadar o kampı kendimce wow falan zannediyordum da şimdi düşününce hiçbir şey değilmiş.... Ama ilk outdoor maceram olduğu için kalbimde yeri hep ayrı olacak. Çocukken dev sırt çantalı outdoor insanları görünce aşırı cool bulur, gözlerimi alamazdım. İŞTE O ÇOCUK ARTIK BÜYÜDÜ VE HIKING'E GÖNÜL VERDİ...
Neyse, Likya Yolu planımızı benim boş olduğum o 1 aya denk getirmeyi düşündük hem mevsim uygunluğu hem benim kafa rahatlığım açısından. Birkaç kere salsak mı acaba yeaa falan dedik ama birbirimizi gaza getirip planı yapıverdik.
Önce bir sürü video izleyip gaza geldik. Rota araştırmaları yaptık ve malzemeleri toparladık. İlk defa bir hiking ayakkabım oldu ve birkaç kere Decathlon gezileri düzenledik. 5 kasım günü yola çıkıp Bowie,yi Urla'da bırakıp bir gece kaldıktan sonra 6 Kasım sabah 5'e doğru Urla'dan yola çıktık. Saat 10 gibi sürekli video ve fotoğraflardan gördüğümüz Likya Yolu tabelasının olduğu yerdeydik. Ovacık oluyor orası. Benim çantam 11, Mertin'ki 14 kiloydu... Mert wikiloc diye bir hiking uygulaması kullandığı ve rotalar orda çok clear olduğu için yapmam gereken tek şey yürümekti ve bunu yapabileceğimi biliyordum. 1 yaşımdan beri yürümeyi biliyorum sonuçta, right?
Planımız ilk gün Ovacık-Faralya, 2. gün Faralya-Alınca, 3. gün Alınca-Ge idi. Her biri 14-15 km filan ediyor. 4. gün de bakarız filan diye konuşmuştuk.
İlk 1 saati filan eğimsiz denebilecek tatlış sağ tarafında müthiş Ölü Deniz manzarasının olduğu yerlerden geçiyor. Sonra yavaş yavaş tırmanmaya başlıyorsunuz ve yamaç paraşütü yapan insanlar tam dibinizden geçiyor. Tırmanmaya devam ediyorsunuz ve 2 saat falan asla bitmeyen bir tırmanış bu. Nefes ve su molaları vererek devam ediyoruz. Öğlen 1 gibi bir yerde durup gözleme yedik. Sırtım aşırı ağrımıştı ama bu challenge garip bir şekilde hoşuma gidiyordu. Belirlediğimiz hedeflere ulaşmak, yenilerini belirleyip onu aşmak falan harika bir his. Gözleme molamızdan sonra devam ediyoruz. Sırt ağrım çok artıyor ve artık inişe geçmemiz gereken yerlere geliyoruz. İnişin çıkışlardan daha zor olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorum çünkü bu sefer de ayak ağrılarım başlıyor. Bir ara durup ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkartıp, crocs'larımla bekledim. Aşırı iyi geldi. Yürümeye devam ediyoruz.
Nehirlerinüzerindenağaçlarınarasından, taşlar, kayalar, keçiler ve çiçekler. 17:30 gibi Faralya'da Kelebekler Vadisi manzaraları o yere çadırımızı kurduk. Öyle harika bir gün batımı oldu ki, anlatabilemem.
Çadırın biraz gerisinde, gezginler ve turistler kullansın diye evinin dışına tezgah, duş ve tuvalet yaptırmış olan bir köy evi vardı. Orada duşumuzu aldık ve çadırda yemeğimizi yiyip voltaren çakıp 20:30 gibi bayıldık.
Sabah ağrılı uyanmaktan korkuyorduk ama aşırı iyi uyandık. Sürekli son anda aldığımız şişme matları övüp kendimizi kutladık. Hazırlandık, yine gözlemeli ballı mallı bir kahvaltı yaptık ve yola devam ettik. Wikiloc uygulamasında takip ettiğimiz rota yükselikleri de gösteriyor ve ikinci gün daha da tırmanmalı bir gün olacağı belliydi.
Önceki gün sırt ağrılarımdan falan etrafa fazla odaklanamamıştım ama ikinci gün bedenimin alışmasıyla güzellikleri daha net görmeye başladım. Normalde kıyılarında tatil yaptığımız, sahilden bakıp DAĞLARA BAK BEH dediğimiz dağları tırmanıyorduk.
Hava harikaydı ve yürüyüp yürüyüp arkana bakıp kat ettiğin yerleri görmek inanılmaz keyifli. Bugün main molamızda yemek yiyeceğimiz bir yerleşim yeri olmadığı için üzerine kurulunabilecek bir kayalık alanda önceden aldığımız protein bar, hurma, kuruyemiş falan yedik.
Yine ilk günküne benzer saatlerde planladığımız yere vardık. Çok yükseklerdeydik, ve gün batımına yine inanamadım.
Bu renkler şako mu ya?!
Çadırımızı bahçesine kurabileceğimiz bi pansiyondaydık ama yorgunluğumuz kendimizi orada bir oda tutmaya itti. Köfteli pilavlı harika bir yemek yiyip ikinci günü odada bitirdik.
Üçüncü gün dedik ki, rotada bir değişiklik yapalım, Alınca'dan 5 km falan yürüyüp Cennet Koyu'na gidelim. Öğleden sonra falan varırız, çadırı sahile kurarız, denize girer yatar yuvarlanırız.
Alınca çok yüksekti ve deniz seviyesine inmeyi planlıyorduk. Başladık inmeye.
İn Allah in, in Allah in, ama nasıl manzaralar, nası bi kafalar, neler neler. Cennet Koyu'na bi uzun yol vardı, bir de kısa yol. Kısa yol da uydurmasyon yol değil, baya tabelalı yine işaretli falan bir yer. Tam yol ayrımının olduğu yerde bir evimsi yapı vardı. Bahçesinde iki nefeslendik, adama yolu sorduk. O taraftan gidebileceğimizi, yolun biraz dik olduğunu ama Suriyelilerin geceleri Yunanistan'a kalkacak olan botu yakalamak için bu yolu kullandıklarını falan söyledi. Biz de e iyi madem dedik, başladık yürümeye. Aşırı kaygan bir zemin, ve diğer indiğimiz yerlerden daha dik. Mert önde, ben arkada, adım atınca yuvarlanan taşların diğer kayalara çarpa çarpa yuvarlanması o kadar uzun sürüyor ki, GERGİNLİK. Ara sıra fıtı fıtı diye müthiş dengeli bir dağ keçisi beliriyor uzaklarda, bize nispet yapar gibi saçma sapan kayaların üzerinde duruyorlar.
Böyle azıcık daha indik derken bu yol yol değil. Benim bi tur ayağım kaydı ve götümün üstüne oturdum. Oradan sonra bana yavaş yavaş bir sinir bozukluğu geldi. Yok yani, yapabilecek gibi değilim. İkimizden birinin yuvarlandığını falan düşünmekten adım atamıyorum. Başladım ağlamaya.... Literally oturdum ağlıyorum. Başım falan dönmeye başladı, ne önümü ne arkamı dönebiliyorum. Zaten 10 kilo çantaylayım, dengem mengem iyice fenalaştı. Mert dedi ki haydi geri dönelim o zaman bu yolu kullanmayalım. Bu sefer de indiğim kadarını nası çıkacağımı düşünerek fenalaştım. Mert dedi ki sen burda otur, çantamı bırakıp geliyorum. O gitti. Allahın dağında kayaların ortasında beni oradan yalnızca bir HELİKOPTERİN KURTARABİLECEĞİNİ düşünüp ağlayarak bekliyorum sjfhj. Sonra Mert geri geldi, benim çantamı aldı ve yukarı götürdü. Sonra tekrar gelip beni çekeleyerek çıkardı. Bize yolu anlatan adam NOLDU YEA filan dedi, biz de pek güvende hissetmediğimizi söyledik. Sonra ben rahatladım ve sümüklerimi çeke çeke yola koyuldum. Uzun yoldan devam ediyoruz, uzun yol düz, uzun yol çayırlar mayırlarla dolu. Bu sırada saat 15:00 falandı. Main molamızı yine hiçliğin ortasında beliriveren bir gözlemeci teyzede verdik. Bu arada önceki gün günün yarısı tırmandığımızı, Alınca'nın baya yüksek olduğunu ve deniz seviyesine inmeye çalıştığımızı hatırlatırım. Şimdi uzun yolun inişleri başlamıştı. Lan yürü yürü bitmiyor, in in in bitmiyor. Yani saatlerce iniyoruz, ama denize hala aşırı yükseğiz. Bizim Cennet Koyu'na erken varma işi güneş batmadan varırız inşo'ya döndü. Bu arada yine saçma sapalak yerlerden falan geçiyoruz ama o delirdiğim yer gibi sıkıntılı yerler değil. Sonra ufak bi rotadan sapma yaşayıp bu sefer de çalıların beni sarmalayıp ilerletmediği, sanki çantamı çalmaya çalışan manyak çalılar evreninde sıkışmışım gibi arkaya doğru çekelenip durduğum bir noktada da bir ufak ağladım ama oradan da kurtulduktan sonra full yürüyerek, son 15 dakikasını kafa lambalarıyla güneş tam battığında tamamladık.
Cennet Koyu'na indiğimiz an hava kararmıştı ama son hafif kızıllıklar var, koyta tek tük kamp atan birileri, 8 saattir falan tepeden gördüğümüz koyun içinde olmak, hem sinirlerim aşırı bozuk, hem yorgunluktan geberiyorum hem aşırı mutluyum falan, harikaydı.
Sonra biraz yukardaki camping'e çıktık çünkü duş, tuvalet ve yemeği hak ettiğimiz asıl gündü. Bir 15 dk falan daha tırmandıktan sonra campinge geldik. Sandalyeye oturdum ama nasıl bitiğim biliyo musunuz, böyle bir bitiklik olamaz. Sıcak su olmadığını öğrendik, duş muş almadık ama pek de umurumda değildi o an. Ev patatesi köfte ve ayran yiyip, çadırımızı kurup asıl Cennet Koyu planımızı ertesi güne ayarlayıp müthiş bi uyku çektik.
4. gün kahvaltımızı yapıp koya indik, çadırımızı oraya kurduk. Denize girdik, yatıp yuvarlandık ve hayatımda gördüğüm en iyi gün batımını izledim. Orada odun topladık, akşam ateş yaktık.
5. günümüzde sabah 10 gibi oradan ayrılıp bu sefer Kabak'a yürüdük. Yine harika manzaralardan bu seferdaha özgüvenli bir şekilde yürüdüm (artık bambaşka biriydim....) ve diğer günlere kıyasla baya mini bir yürüyüş sonrası (2-2.5 saat) Kabak'a ulaştık. Oradan minibüse binip başladığımız noktaya vardık. 4 gündür binbir çileyle yürüdüğümüz her yeri minibüsle 45 dakikada geçince insan bi şey oluyor tabii....
Hayatımın en farklı, en zor ve en eğlenceli tatili olabilir. Bir kere ZATEN bu kadar yolu hem de 11 kilo çantayla yürüyebileceğimi asla düşünmezdim ve bu yüzden bedenimi çok sevdim. Bunu 33 yaşımdan daha erken yapmış olmayı dilerdim. Gamsız bir yaz tatili, daha gençken, çok daha uzun süre yapılabilirdi mesela. En güzeli de hayatıma yeni bir hobi kanalı açıldı: HIKING VE TREKKING. Bundan sonra beni yürürken görürseniz tekrar bakın, çünkü muhtemelen hike eyliyorumdur.....
Sevgili sevgilime bende bu outdoor ışığını gördüğü, beni davet ettiği, bana hiking ayakkabısı aldırdığı, beni uçurumlardan kurtardığı ve bu kadar eğlenceli biri olduğu için teşekkür ediyor, yeni maceralarımızı dört gözle bekliyorum.
KILIMANJARO'YA TIRMANICAZ ALLAHIN İZNİYLE.....
Blogspot'un fotoğraf ekleme ve yerleştirme olayının hala bu kadar korkunç olması?? Fotoğrafları anlattıklarımla alakalı yerlere koymaya çalıştım ama kim bilir nasıl yayınlanacak.
Ve işte 2024 yılının Kasım ayında, sanki 2010'lardaymışız gibi bir blog yazısı. Hala okuyan varsa hayrını görsün. Şu gezileri bi şeylerin link'ini paylaşıp yol parasını çıkarmalı yapamıyorum ya, bana da yazıklar olsun.
ps: İlk koyduğum fotoğraf aslında son gün, başladığımız yere gelince çekildi. O yüzden öyle ÇILGIN ve de WILD! Başlarken de aynı yerde fotoğrafımız var ama o çok masum ve tertemiz (literally temizdik).
Cennet Koyu sinir harbimden beri de oradaki adamın koya mültecilerin de indiğini söylemesini düşünüyorum. Dolayısıyla mültecileri. Bizimki eğlenceli bir geziydi. Bütün gün yürümek, aşırı yorulmak, canımız isteyince yemek yiyip dinlenmek ve günün sonunda rahatça uyuyacağımızı ve her şeyin sonunda eve döneceğimizi bilmek. Ne zaman dinlenebileceğine dair hiçbir fikrinin olmadığı bir belirsizliğe doğru yürümek ne kadar korkunç bir şeydir, hayal bile edemiyorum. Günün sonunda bir yatağın, bir evin seni beklememesi..
Ne güzel keyiflenmiştik, hemen tadınızı kaçırdım ama ÜZGÜNÜM, HAYATIN GERÇEKLERİ!
Haydi baybay.