15 Ekim 2012 Pazartesi

Merhaba
Bugün 15 Ekim 2012, pazartesi. Telefon arka planına kendi fotoğrafını koyan insanı bugün de anlamadım. Anlamak da istemiyorum zaten. Akşam hazır pizzamı ortak mutfaktaki fırına atacaktım fakat fırının ayarları evdekinden çok daha farklı olduğundan iç güdüsel birtakım dürtülerle pizzamı yenilebilir hale getirdim. İçeceğimin olmaması beni biraz üzse de önemsemedim. Koskoca mutfakta bir tek ben ve bilgisayarıyla bir şeyler yapan bir kız vardı. Sonra tv'deki Arka Sokaklar'ı değiştirmeye çalıştığımı fark etti. Meğer elimdeki kumanda uydu alıcısının değil, televizyonunmuş, dolayısıyle birtakım gereksiz karıncalı kanallar açtım. Kız gelip yardım etti. Kendimi dede gibi hissettim. Bölümümü, haber izlemek isteyip istemediğimi ve siyaset sevip sevmediğimi sordu. Sırasıyla psikoloj, fark etmez ses olsun diye şeyapçaktım, siyasetle pek ilgilenmiyorum dedim. Hmmmm sözel bi bölüm ve siyasetle ilgilenmemek??? Deyşik....... dedi ve bir siyasi tartışma programı açıp bilgisayarının başına döndü. Ona "peki ama sana ne be dal yarak?" demek istedim ama hiçbir şey söylemedim. Programı izlemeye başladım. Birkaç dakika sonra kız yerinden koşarak kalkıp çöpe koştu. Oradan tekrar koşara yerine gelip eşyalarını toplayıp çıktı gitti. Giderken bana "iyeylenceler." dedi. O an fark ettim ki içerisi kalabalıklaşmaya başlamış. Etrafta yemek yapıp birbirlerine sarılan ve öpüşen çiftler türemeye başlamış. Sonra tezgahta oturan bir kız ve onun beline sarılan sevgilisi, yemek masalarından birinde öpüşen bir çift, birbirlerinin burnuna mesela ketçap sürüp onu yalayan insanlar.. (Sonuncuda romantik ama sevimli bir şeyler uydurmaya çalışıp ortamın küçük bir porno film setine dönüştürdüğümü fark ettim.) Kimse kimsenin burnuna ketçap sürüp onu yalamadı. Zaten ketçap yani. Kendimi bir hayli yersiz ve de densiz hissetmeye başladım. Sanki orada olmamam gerekiyordu. Orada yalnızlara yer yoktu. Anladım ki koridorlardaki siyah deri koltuklar ve büyük mutfak akşam 9'dan sonra sadece çiftlere aitti. Bütün bunlar mutfağı koşarak terk eden kızın davranışlarının tamamını değilse de, mutfağı koşarak terk edişini açıklıyordu. Lokmalarım boğazıma dizilende ben oradan ayrıldım. Odama geldim.
Dün akşam bölümden insanlarla ders çalıştık. İlk başta Felix'in atlamasını bekledik tabii. Bir ara atlayamayacak sandık, atladı. Helal olsundu. Bölümümdeki insanların not ortalamaları bana bir hayli "oha amuğagoyim :))" dedirtti. İnsanlar gerizekalı olduğumu düşünmesinler diye zekice espriler şakalar yapmak istedim, olmadı. Sonra herkesi etrafıma oturtup "bakın arkadaşlar, ben cidden gerizekalı değilim, içinizde varsa böyle düşünen, hayır yani cidden değilim." demek istedim. O da olmadı. Çalıştık ve bitti. Sonra odaya geldim. Kızlar çoktan uyumuşlardı. Yine aynı "hmm ses yapmayayım hemen uyuyayım" düşüncem yerini 35bin tane düşürülmesi imkansız eşyamı yere düşürmem ve acayip gürültüler çıkarmama bıraktı. Sonra uyudum. Rüyamda bölüme Bölüm Başkanlığı Kapısı diye bir yerden giriliyordu ve o kapı bir uçurumun üzerinde sallanan asma bir köprü gibi bişiydi ve orasından burasından kolonlar fışkırıyordu. Rüyanın devamındaysa şu an hatırlamadığım birkaç kişiyle çocukluğumun geçtiği evimizin oturma odasında yakan top oynuyorduk ve topların havası çok inikti. Ben de diyordum ki bunları şişirmezsek vurulmama gibi bir ihtimalimiz olmaz ve top çok sert gelir. Şişirirsek daha yavaş gelirler, hem kaçabilme ihtimalimiz artar hem de canımız yanmaz, ayrıca oyunun tadı daha iyi çıkar. Sırf bu yüzden rüyamda yoruldum lan. Beni dinlemedi orospuçocukları. Vay efendim topların çapı şöyleymiş alanları buymuş o yüzden dediğim doğru değilmiş. Rüyanın sonuna doğru aldım topu havasını indirdim. NOĞOLDU YARRAĞIM dedim. Bana küstüler. Uyandım. Arkamdan konuşmaları beynimin içinden dışarı taştı. Götler.

14 Ekim 2012 Pazar

Şu an İç mimarlık stüdyolarından birinde cognitive çalışmaya başlamadan önceki hazırlanmaya çalışma evremdeyim. İnsanlar sanatlı birtakım işlerle meşgul iken benim burada beyin ve algı üzerine "resimdeki balerin hangi yöne dönüyor?" muhabbetleri çevirmem pek hoş değil.

Bu sabah Acme'deki grup terapisine katıldım. Bir daha katılır mıyım bilemiyorum.

Temsili mimarlık stüdyosunda beyinli bişiyler çalışan kız :(

12 Ekim 2012 Cuma

Eskişehir'e olan spontane yolculuğumla ilgili olarak çok iyi vakit geçirdiğimi ve pek mutlu olduğumu söyleyebilirim. Bu kadar. 

11 Ekim 2012 Perşembe

Dün akşam çok acayip bir şey oldu ve ödev yaptım. Bu akşam çok acayip bir şey olacak ve Eskişehir'e gideceğim. İnsanlara hayır diyemeyişim şu boyutlarda bakınız;

+Bilge yarın Eskişehir'e gelsene.
-Tamam.

Neyse ki daveti Sena'dan aldım. O yüzden sayılmaz fakat akşama drama var onu da kaçırmak istemiyorum. Ne yazık ki son hızlı tren 9'daymış, dramaya kalırsam yetişmem imkansız. Ben de dersten sonra 6 treniyle gidicem. Gece de Emrelerde kalacakmışız. Emre'yle olan münasebetimizin çok saçma bir şekilde yön değiştirmesi birkaç yıl öncesine tekabül ediyor. Bundan bahsetmeye üşendim. Belki bir ara bahsederim.

Bu da temsili ESKİŞEHİR'E GİDİYOM fotoğrafı olsun. Salı günü cognitive sınavım var. Haftasonu ders çalışmalıyım. BAKALIM NELER OLACAKTI.

10 Ekim 2012 Çarşamba


10.10.2011'de yazdığım bir yazı. 1 yılda değişen tek şey yaşım olmuş. 

Üniversitenin en güzel yanı, canın derse girmek istemediğinde bunun adının “OKULDAN KAÇMAK?!?!?” değil, “canım derse girmek istemedi.” olması. Şüphesiz. Bugün okula boşu boşuna gitmiş sayılabilirim. İlk iki saat boyunca kitap okuduktan sonra, diğer iki saate girmeme kararı almamdan söz ediyorum. Çünkü her şeyi aklileştirebilirim. Aklınıza gelebilecek her şeyi, aklileştirebilirim. “Derse girmek istemedim çünkü ayakkabılarım yeniydi.”yi bile, mantığıma uygun hale getirebilirim. Neyse ki derse girmek istemedim çünkü adamın dediklerinden bir bok anlamıyorum.

Bazen, hayal kurarken, üzerinizdeki kıyafete kadar kurgularsınız. Ense tıraşı ve hayal kurmak birbirlerine çok benzeyen iki eylem. Çünkü ikisi de bedava. İşte üzerinizdeki kıyafete kadar kurgularken beyninizde, gözünüzün önündeki fotoğrafta çok güzel görünürsünüz. Yani öyle bir ego ki bu, istem dışı sırıtırsınız da, sırıttığınızı biri görecek diye gerçek dünyayı kolaçan edersiniz. 

Bazen şansıma, bana bir şey danışan birilerine mantıklı gelecek bir iki cümle kuruyorum da, karşılığında çok iyi bir psikolog olacağımı söylüyorlar. Eğer derslere girersem, diye düşünüyorum. Derse girmek istemiyorum çünkü hava çok kapalı. Hayır hayır, pantolonum dar. Hayır ya, girmek istemiyorum çünkü adamın dediklerinden bir bok anlamıyorum. Derse girdiğim zamanlarda da, yanımda yüzünü tam seçemediğim uzun boylu bir genç adamla birlikte -üzerimizdeki kıyafetlere kadar- yürüdüğümüzün hayalini kuruyorum zaten. 
Ense tıraşı gibi.
Bedava.

9 Ekim 2012 Salı

Kırmızı güneşlikli yurt odası bugüne kadar oda yaldır yaldır güneş aldığından sabahları içeriyi adeta bir SEKSe dönüştürüyordu. Odadaki bütün boşluklar kırmızıydı. Her yerimize kırmızı doluyordu. Kırmızılıkla dolup taşan bir odada soyunan 4 tane kız düşünün.. Anlatabiliyor muyum.. Fakat bugün hava kapalı. İçerisi kırmızı değil. Çizgili pijamalarımı çıkarırken herhangi bir seksi öge taşımıyorum. Zaten ağzımda da dişlerim bozulmasın diye taktığım plaklar var. Seksilik çok uzak. Benden seksi olmaz. Kırmızı boşluklar lazım.

Dün akşam yine BEN NEDEN BAŞARISIZIM sorusunu bağırıp durdum. Fakat guaj boya yapmak daha cazip geldi. Guaj boya yaparken hazırlanan karelerin içini boyamam gerekiyordu. Taşıracağım diye korkup kenarlara yaklaşmadım. THAT'S WHY! Bilemiyorum.. Çizimdi, boyamaydı.. Benim işim değil. Ben yorumlamayı severim. Konuşmayı severim. Fikrimi söylemeyi bir de şaşırmayı. Şaşırmayı çok severim. Şaşırdıktan sonra bunu yüksek sesle dile getirmeyi de severim. Ben klinik psikolog olmayacağım. Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak.. Evet tamam ama, ben, açıkçası yani, yanmak istemiyorum kuzucuğum. Bana ağlayarak bir şey anlatmayın, şaşırmayı severim, üzülürüz.