30 Mart 2016 Çarşamba

Dünyanın en güzel stajı, dünyanın en güzel işine dönüştü.

21 Mart 2016 Pazartesi

Birkaç sene önce psikoloji mezunu ama psikolog olmayan biri olma kararlılığını gösterme nedenlerim kendimi  ne olursa, ama ne olursa olsun, sonsuzluk kadar neuroscience da bilsem, sosyal psikoloji benim için sadece keyifli bir ders değil de her şeyi açıklayan bir kurum gibi de olsa, insan ilişkilerindeki karmaşıklığı, insanın bencilliğini, arsızlığını, arzularını ve kelimenin gerçek anlamıyla hayvanlıklarını asla ama asla anlayamayacak olduğuma inandırışımdı. Özellikle 22 yaşındayken böyle şeylere inanmak çok kolay. Kendini insan sarrafı sanmalar, çok kırıldım, aman da çok inandım-lar, falanlar filanlar. Sonra ne oldu da işler değişti? İnsanlığa merhamet pompalamak isteyen yanımla, hayat çok kısa ve insan üzerinde bu kadar kafa yormama değecek bir canlı değil diyen yanım büyük kavgalar mı verdi? Sanmıyorum. Olaylar kendiliğinden gelişti. Şimdi bir şeye kırıldığımda, bunu karşımdaki insana söyleme ________________ kendi kendime etrafa bakarak "laylaylom, ne güzeldir salağa yatmak" isimli şarkımı söyleyerek kırlarda sekme davranışı gösteriyorum.

Boşluğa gelebilecek alternatif söz öbekleri;

a) zahmetinde bulunmayıp
b) cesaretini gösteremeyip
c) gereği duymayıp

Kırlarda sekme davranışı gösteriyorum. Kelimeler ağzımdan olay yerindeki emniyet şeridi ve boş kovanlar kaldırıldıktan sonra dökülüyor hakimim. Bunun içinse biraz alkol gerekiyor.

Şimdi bir şeye kırıldığımda, bunu karşımdaki insana söyleme cesaretini gösteremeyip kendi kendime etrafa bakarak "laylaylom, ne güzeldir salağa yatmak" isimli şarkımı söyleyerek kırlarda sekme davranışı gösteriyorum. Hayır efendim, cesaretle, salağa yatmakla bir ilgisi yok. Ben sadece emotion regulation şampiyonluğunu 1 puanla kaçırdım. Yani şampiyon sayılırım. Bunu herkes bilir. Kafa karıştırmaya gerek yok.

Neyse, şimdilerde, paralel evrendeki psikoloji mezunu ama psikolog olmamış Bilge'yi düşünüyorum. Muhtemelen kafası daha rahat. Benim de kafam rahat. Kafa rahatlığı göreceliliği. Görümcelik. Örümcek.

Şimdi bir şeye kırıldığımda, o şeyin hevesim olduğunu fark ediyor, öznesine commit edemiyorum. Ağzından burnundan şefkat fışkıran bir insan olarak -evet, asla mütevazı olamayacağım bir konu- ağzımdan burnumdan çıkan tek şey "meh" oluyor. Arkamı dönüp gitmek daha cazip geliyor, ne yalan söyleyeyim. Paralel evrendeki Bilge büyük ihtimalle hevesinin kırıldığı şeylerle bağlantılı olan öznelere "so long and thanks for all the fish" diyip olay yerinden uzaklaşıyor. Psikologluğa da öyle dedi. Belki yalan dünya işinde öğle arası sezar salata ve coca cola zero siparişi veriyor. Mesai saatlerinde imac'inden tweet atıyor. Benim aksime, paralel evrenlerdeki versiyonlarını düşünmüyor.

-Sonra belki de bugünkü kazada ölüyor.

14 Mart 2016 Pazartesi

Eve gitmek istiyorum.


























Nisan 2011, Ankara

9 Mart 2016 Çarşamba

Yaşayan Kütüphane için Mavi At Kafe'den bir şizofreni hastasıyla görüşmüştük. 60'lı yaşlarındaydı ve etkinliğe katılmayı seve seve kabul etti. Aylardan en sevdiğim ilk üçten biri, hava en sevdiğimden, üzerimde efil efil dediğimiz birtakım kıyafetler, beyefendiyle kampüste buluştuk. A binasının arkasında çay içiyoruz. Limon atıyor çayına. Sohbet ediyoruz. Uzun yıllardır tedavi görüyormuş. Çektiklerini, başından geçenleri anlatıyor. Apartman yöneticisi olduğunda çok mutlu olmuş. Kışın apartmanın içinde sessizce dolaşır, sayacı en yavaş dönenlerin kapılarını çalar, nedenini öğrenir, ihtiyaçları varsa elinden geldiğince yardım edermiş.

İçimde bir an oturduğum yerden kalkıp koşma isteği uyandıran insanlar listesinin ilk sıralarına bakarsanız kendisini orada görebilirsiniz.

1 Mart 2016 Salı

Bazen buraya uzun uzun yazmak istiyorum ama bir şeyler engel oluyor. Buradaki bir şeyler kapı/telefon çalması, elektriğin gitmesi, birinin bana seslenmesi filan değil. Bir şeyler işte. Kendimi Ankara'dan ve oradakilerden çok uzak hissediyorum. Hayatlarını uzaktan seyredip sanki önceden benim hayatımda değillermiş gibi, rüyamda mı görmüşüm, izlediğim bir dizi miymiş, böyle şeyler işte. Ve bunun neden böyle olduğunu çok iyi biliyorum. Ve bununla ilgili hiçbir şey yapmayacağım. 8 aydır başka bir şehirdeyim ve yeni bir hayatım olduğunu yeni yeni fark ediyorum. Ankara'dan İstanbul'a bir adım attım, diğer ayağım Ankara'daydı, aylarca iki ayakla durdum ve bu şekilde yaşamaya çalıştım, sonra diğer ayağımı kaldırdım. Daha doğrusu kaldırmak zorunda mı kaldım, itelendim mi, bilmiyorum işte be her neyse. Benim en düşünceli ve hatta tek düşünceli arkadaşım Melih galiba. Bunu ona söylediğimde çok şaşırdı ve anlamadı, ama anlamasa da onun da çok iyi bildiğinden eminim.

Havalar ısınıyor. Bugün çok az da olsa havanın kokusunu aldım. Aşırı sinüzitlik ve alerjik rinitlik ile otrivine birleşince en sevdiğim şey olan havanın kokusundan heyecan duyma olayım ortadan kaybolmaya başlamıştı. Bi şey diyim mi, buna üzülünür. Buna üzülüyorum. Yani üzülecek başka bir şey yoksa tabii. Şımarıklık etmek istemem.

İnsanları kırmamak için salaklık derecesine varacak hal ve hareketlerde bulunmak, "neysem oyum" diye düşünüp kimsenin duygularını önemsemeden "dobra" konuşmaktan daha iyi. Alçakgönüllülük, salağa yatmak, hoş görmek.. Bunlar güzel şeyler. Seçim yapmak zorunda olsam dürüst olacağım diye insanları kıracağıma kendini kıran bir yalancı olmayı tercih ederim. Kendimi ben biliyorum. Bana neyin iyi geleceğini filan. Ben, beni halledebilirim. Fakat başkasını tamir etmek zor. Kimsenin de üzülmesine gerek yok. Bu şekilde sonsuza kadar belki kendi içinde buruk ama kesinlikle huzurlu yaşayabileceğime inanıyorum.

Öperim.