30 Haziran 2014 Pazartesi

İnsanı anlamlandırmaya çalışmanın çok yersiz bir şey olduğunu fark etmeye devam ettikçe psikolojiden soğuyorum. Asırlardır üzerinde düşünülen bu şeyin herhangi bir sonuca ulaşmadığını çok değil, 23 senede fark ettim. Herkes de fark etmeli. Cognitive psyschology cognitive bilmem ne adını alıp nörobilime katılmalı ve psikoloji sonsuza kadar yasaklanmalı. Herkes kabul etsin, insanı anlayamıyoruz işte. Çünkü kendimizi anlayamıyoruz. Arzularımızın sebeplerini bulduk sanıyoruz da ne oluyor? Arzular kaybolmuyor. Havaya karışıp çözünüyorlar sadece. Olan bu. N'olursa olsun psikolojiye inancım vardı. Şimdi o da gitti. (Bu da muhtemelen mezun olamayacağım anlamına geliyor.)İnanç dediğin şey de ne ki zaten. Geliyor ve gidiyor bir sürü değişkene bağlı olarak kayboluyor. Kaybolduktan sonra geri gelmiyor. Manevi inançlarım geri gelmedi. Havaya karıştılar. Hava çok büyük. Yuttu götürdü.

Bir süre ilişkileri ve aşkları küçümserim belki. Ne gereksiz, derim. Yalnız olmak dururken. Çiftler arasında soytarılıklar yapar, onlar bakmazken onaylamadığım ilişkilerine ağzımı yüzümü büzerim. Sonra yine bu hayatta esas kız değil figüranım diye triplere girer aynı kısır döngüye kapılp yaşar giderim. Ne olacak sanki? Eğlenceli dönemlerdi bunlar, bir bakıma. Bu şekilde yaşarken de kendime tüm zamanların en kolpa sözlerini ederim. Mesela şöyle derim: Hiç kimse. Ama hiç kimse. Beni üzemeyecek!  

ah bunları özleyeceğimi hiç düşünmezdim!

-portakal posası gibi kalbimle hayatımı sürdüreceğim ve bu beni çok heyecanlandırıyor. çünkü ben, ve bizler, birer çeşit manyağız, genellikle gurur duyduğumuz. 

29 Haziran 2014 Pazar

Bir günümü daha duygu durumumu dengelemek için Friends izleyerek geçirmemeye niyetlenmiştim fakat arkadaşlarıma ulaşamamaktayım. Belki de yine kendime çıkma teklifi etmem gerekiyordur. Kendim dediğim de paşa gönlüm. Paşa gönlümden biraz sıkılmış durumdayım. Ha seviyorum, orası ayrı. Fakat ondaki bu gereksiz gevşeklik ve kafa rahatlığı bazen rahatsız edici olabiliyor. Özellikle de Sena'nın mezun olduğunu öğrendiğim anda kendim mezun olmuşum gibi bastıran ani sevinç ve gelecek kaygısına tepkisiz kalması baya sinirime dokundu. BEN NE YAPACAĞIM? Sonra Sena'yla Almanya'daki ucuz İngilizce master programlarına baktık. Münih'e gidiyorum, dedim. Paşa gönlüm de dedi ki,

-aynen aynen.

28 Haziran 2014 Cumartesi


























-kusacağım.
















Stuck in love izledim. Durup dururken ağlama krizine sokacak bir film değil, beyin sulandıracak bir film istemiştim. Sanki bütün her şey camdan bir duvarın arkasında kalmış ve yürürken oraya bakmaktan boynum tutulmuş gibi.

26 Haziran 2014 Perşembe

Merhaba.

Stalklarım beni yanıltmıyorsa paralel bir evrende şu saatlerde bir balodayım. Galiba. Yine de emin değilim. Kendimi acaba oradaki Bilge topuklu giymiş midir, giymişse acıdan kıvranıyor mudur filan diye düşünürken bulunca dedim ki BİLGE, MAL MISIN ACABA? Malım, dedi.

Hava çok sıcak bugünlerde. Ben de biraz umutsuz ve depresifim. Ama hepimiz biliyoruz ki bunlar geçen şeyler. Geliyorlar ve geçiyorlar ve ben dışarıdan bakıldığında tek derdi saçlarını kestirip kestirmemek gibi görünen bir insan olarak hayatımı sürdürüyorum, ama;

...ilaç milaç bok püsür
şuramda bir şeyler var
sahiden bir şeyler var
haykırmadan anlatamam.

24 Haziran 2014 Salı

Merhaba.

Madem öyle o zaman ablam ve eniştemin romantik tatillerini nasıl baltaladığımla ilgili bir şeyler yazayım. Aslında ben bir şey demedim, onlar kendilerine katılmamı istediler çünkü ben çok eğlenceli bir insanım......

Uçakta tanıştığım iki gençten biri bana tatmam gereken şarapların listesini yazarken enişteciğim de sinsi gibi konuşmalarımızı dinleyip ablama "Bilge kesin ben bunlarla gitçem diyecek....." filan demiş, gerilmiş fakat öyle bir şey olmadı tabii ki. Paris'le ilgili söyleyecek çok şey var aslında ama ben sadece YA ÇOK GÜZELDİ diyeceğim çünkü çok güzeldi. Fransız kadınları da Fransız erkekleri de gerçekten pek başarılı kimseler. Bunun yanında sidik kokulu metrolar ve her köşe başında beliren homelesslar var ama umrumda oldu mu, tabii ki hayır. Bütün sokakları birbirinden güzeldi ve her köşe başında bir diğerine mi otursak buna mı otursak dedirten kafeler vardı. Neyse ki fakirdik de öyle  şeyler deme fırsatımız pek olmadı. Şimdi şuraya gittik, bu kafeyi öneririm, ordaki sahafa gidiniz tadında şeyler yazmayacağım çünkü biraz şuursuz bir gezi oldu benim için. Yani genel olarak etrafa savrulup YA ÇOK GÜZEL diyerek baktığım, ve genel olarak kafamı kurcalayan iki şeyle dolu 3 gün. Biri Merve'nin Paris'e çok yakışacak olmasıydı, diğeri Paris'le ilgili daha önceden kurulmuş hayallerin evrende süzüle süzüle şu an nerelerde bulunduklarıyla ilgiliydi. Bir şeyi her çok istediğimde, sonrasında evrenin bütün bu isteği neredeyse tamamen yanlış anladığını fark ediyorum. Bu bana yetinmeyi mi yoksa "canım sağolsun, ne yapalım.." uzmanı olmayı mı öğretiyor?

-alın bakalım üşbeş tane fotoğraf size:






















































23 Haziran 2014 Pazartesi

Eve döndüm, hastaneye gittik. Çünkü dün bir minik Yiğit doğmuş. Annesi babası yanlış anlar diye demedim ama, tam bir kara kaplumbağası gibiydi. Ki bu güzel bir şey. Yani boynu filan. Ve ağır hareketleri. Bi de burnu. Bir insanın bu kadar minik olabilmesi çok saçma. Ziyaret defterine birkaç şey yazmamı istediler, ay dedim ben yazamam babam yazsın. Oysaki nasıl da doluydum. Öyle de bir yazardım ki Yiğit zamanı gelip de defteri okuduğunda benim kısmımı atlardı. Salak çocuk. Burnunu kopartıp en sevdiğim gömleğime düğme yapmamam için bana bir sebep söyle.


















-nazar değdirirseniz hepinizi öldürmek zorunda kalacağımı hatırlatır, esenlikler dilerim.

18 Haziran 2014 Çarşamba

Bugün kendimi genel olarak yorgun ve aptal hissettim çünkü taksicilere hep inanıyorum. Bundan sonra taksicilere güvenmeyeceğim. Sonra limonata molası vermiştim tam, ama limonatama minik bir sinek düştü. Çıkardım parmağıma yapıştı. Üfleyerek kuruttum, uçtu. Aslında genelde böyle minik sinekleri öldürürüm. Yani düşünmeden böyle, parmağımı masanın altına sıyırarak filan. Aman ne gerek var ölmesine? Bugün hiç cinayet havamda değilim zaten. Normalden az sigara içmemden belliydi.

Vizem çıktı. Yarın İstanbul, perşembe Paris. Pazarsi Ankara.
Biraz içim buruk aslında. Bi heyecanlanamadım, sevinemedim filan tam.

-ojem kurusun da yatayım.

16 Haziran 2014 Pazartesi

Merhaba. 4 yıldır gitmediğim Afşin'de değişen tek şey tek katlı ve çok tatlış olup üzerine -muhtemelen evdeki çocuklardan biri evlendiği için- yeni kat çıkılan evler. Evin alt katı yeşil mesela, yeni katı boyanmamış. Alt kat kiremit rengi ve ahşap pencereli, yeni katı boyasız ve pimapenli. İnşaatı bitmiş ama bir şeyler hep yarım kalmış gibi görünüyor, grilikten. Bu tarz değişiklikler. Ha bir de üzerinde NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE yazan küçük dağdaki yazının biraz daha silikleşmesi. Düşünün ki bir gün siline siline yok olacak. Onun dışında sokaklar ve havanın kokusu ve dokusu ve çocuklar aynıydı. Dün annemle uzun bir yolculuk yaptık. Molada artık dayanamayıp sigara içmek istediğimi söyledim. Ben de içicem ama beraber içmeyelim git az ötede iç, dedi. Otobüsü aramıza alıp sigaralarımızı içip hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ettik.

Bugün de staja gittim. 9buçuk'ta gittim 11buçuk'ta saldılar.  Mmpi testi öğrendik. Bu, yaklaşık yarım saatimizi aldı. Kalan 2 saat sohbet ve çay eşliğinde geçti. Bizden kendilerine değişik şeyler anlatmamızı istediler. Biz de elbette Phineas Gage'i anlatacağız. Çünkü allağın emrinden dolayı.

-yarın vizemin çıkıp çıkmadığını öğreneceğim. çıkmışsa bir sürü şey yazarım, çıkmamışsa hiçbir şey olmamış gibi yaparız.

12 Haziran 2014 Perşembe

Maraş'a gitmek için küçükken heyecanlanırdım. Yaz tatilinde gidip haftalarca kalırdık. Akşamları geç saatlere kadar dışarda durup efil efil yaz serinliğinde meyve filan yerdim. Bir süre sonra cenazeden cenazeye gider oldum.

Sabah orada yaşayan kuzenimle konuştuk. Yarın görüşürüz dedim. Cenazelerin en sevdiğim yanı, dedi, gülüştük. Sonra bu şaka çok korkunç geldi. Sonra tekrar komik geldi. Şakayla ilgili son düşüncem: Çok naif olduğu. Çünkü büyüyorduk ve birbirimizden kopuyorduk ve cenazeler bizi bir araya getiriyordu. Bahsettiği cenazelerden biri de kendi annesininki üstelik. Herkesin ağladığı, dövündüğü, dualar edip sadece halıyı izlediği kalabalık odalardan sıyrılıp daha sessiz bir odaya geçip kendi hayatlarımızdan, erkeklerden filan bahsederdik. Hayata dair her şey o odaya girebilirdi, ölüm hariç. Sanırım bu, dünyanın en tatlı inkar mekanizması ve bu inkar seansı muhtemelen yarın da tekrarlanacak.

-babannem öldü. 

11 Haziran 2014 Çarşamba

Son zamanların en saçma gününden herkese merhaba.
Sabah stajla alakalı işler için okula gittim. Orada benimle aynı yerde staj yapacak olan alt dönemden bir kızla karşılaştım. Belgeleri beraber aldık. Sonra staj kankamla belgelerimizi toparlarken dedim ki burdaki dolmuş Gazi'ye gidiyo mu yae? O da dedi ki "bende araba var kız beraber gidek ;)". O anki sevincimi dağlara taşlara yazsam azdır çocuklar. Neyse gittik hastaneye. Benim devletin bütün kurumlarına öğle arası gitme lanetim kıza da bulaştı. Başhekim bey de sağolsun öğle arasını 2 saat yaptığından ebesinin amına kadar bekledik. 55 tane sigara içtik. Neyse bi şekil hallettik. Sonra o belgeyi tekrar okula götürdük. Bu sırada saat 3buçuktu. Belgeyi alması gereken hanım abla da yerinde yoktu. Hava da 2 gün öncesine kadar eşşek gibi serinken bugün cehennem gibiydi çünkü ben lanetliyim. Neyse efendime diyeyim dedik bari kadın gelene kadar yemek yiyek. Benim de para çekmem gerekiyordu ve bilin bakalım ne;




















PARA ÇEKECEĞİM BANKAMATİK YERİNDE YOKTU?!  Hepsi var, benimki yok amk. Bu neyin karması ulan? Neyse sonuçta öbürlerinden de çekiliyor ama yani bu evrenden aldığım ne çeşit bir mesajdı? Ney yani. 
Neyse işte belgeleri kadına verdik, sonra ben vize için sağlık sigortası bilmem neleriyle uğraştım. Yorgunluktan ölüyom. Dönerken dolmuşta fark ettiğim şey ise, hazır mıyız açıklıyorum. AÇIKLIYIM MI?
OKULU UZATMAKTAN YİNE SON ANDA YIRTTIM!
Sonra da dedim ki Bilge, sen lanetli filan değilsin. Sadece biraz malsın ama şansın allahı sende. Aynen böyle dedim. Ay nen!

-staj kankam olmasaydı bütün bu serüveni dolmuşla yapacaktım ve bunu düşündükçe bile kalp krizi geçirecek gibi oluyorum. Seyahatimiz süresince sözleri acıklı gibi ama müziği neşeli gibi Türkçe pop playlistlerine maruz kaldım ama olsun lan nolacak? Neolacak yani?

10 Haziran 2014 Salı

9 Haziran 2014 Pazartesi

Akşam ailecek annemin doğum gününü ve benim son sınıfa geçişimi kutlama yemeğine gittik. Son sınıfa geçtiğimi umuyoruz. Daha doğrusu herkes öyle sanarken ben umuyorum. Fakat bahsedeceğim şey bu değil. Zaten bu aralar iştahsızım da akşamki yemek beni direkt çocukluğumdaki bir ana götürdü. Kışın bir tatilde Maraş'a giderken yol kenarında bir lokantada duruyoruz. Aslında daha önce de durduğumuz bir yer. Kıskaçlı mıydı neydi oranın adı. Kayseri taraflarında olabilir. Eti çok güzelmiş çok tazeymiş filan, diyorlardı. Bu arada bu sahne, yazın da yaşanmış olabilir, şu an kafamda arabanın içindeyken sanki kış gibi, ama arabadan inince renkler ısınıyor. Neyse olay şu: Yemeğin gelmesini beklerken ben de mekanda dolanıyorum. Dağlar bayırlar filan var lokantanın arkasında. Dere gibi bir şey akıyor. Koyunlar filan otluyor. Tekrar dereye bakınca ne görüyorum? KAN. Lokantanın altından dereye kan akıyor.

İşte böyle vejetaryen oldum.

-olmadım.

8 Haziran 2014 Pazar

"ay ışığı gel dedi, gel peşimden
 inat olsun ele güne
 düştüm onun peşine
 rüzgar oldum
 sürdüm düşlerimi göğe...

...sevmesenölürdünamasevdingeneöldün."

7 Haziran 2014 Cumartesi

Bugün hayatımda yataktan çıkmam için hiçbir neden yok. Haroyin vurdurup kusmuğumda boğulmak istiyorum. Ergenlikten ölmek de bir opsiyon olabilir pek tabii. Düşün bak. Yorganın altında 12 saat boyunca sigara içsem, ama dumanı yorganın içine hapsederek. Sonra dumandan zehirlensem. Tam ölmek üzereyken yorganı kaldırsam ve bütün odam duman olsa ve ben de dumanın içinde kaybolsam ve öf.

-öf.

6 Haziran 2014 Cuma

Bugün sırf fal baktırmak için Duygu'yla Asmalı Konak isimli, duvarlarında derviş gibi amca görselleri olan ve tuhaf garsonlu bir yerde saatlerce oturduk çünkü falcı Mehtap abla çok yoğundu. Sıra bize geldiğinde de yemek yemesi gerekiyordu çünkü açken ağlıyormuş. Sonra Mehtap abla geldi ve şefkat zehirlenmesinden öleyazdık. Kadın o kadar sevecendi ki fala saçlarımızı okşayarak baktı. Böyle diyince sapıkmış gibi oldu ama yoo, bu gerçekten şefkatti. Bi de böyle müşteriyi kazanmasını da iyi biliyor serserrry. Bana düğme burunlu ne kadar tatlısın sen ne kadar samimi içten hebelehübele ay neler dedi neler vallahi bundan sonra fallık işim olursa Mehtapcığımdan başkasına gitmem..... Esra'yla 1. sınıftayken Kızılay'da ne kadar konseptsiz fakir kafe varsa hepsine fal baktırmaya gitmiştik. Gerçekten tuhaf günlerdi. En son gittiğimizin adı da CHAKRA idi. Falcı bey de felsefe bölümü terk uzun saçlı ama kel biriydi. Biz sıra beklerken yanımızda belirip "size bi şey sorcam. bi şey hissettim de BURAK KİM?" demişti ve ikimizin de Burak diye bir tanıdığı yoktu. Vaktimizi neden bunlarla harcıyorduk bilemiyorum. Hadi o seneler önceydi, yıllar sonra bugün neden falcıdaydım? Çünkü insanın ihtiyacı oluyor ya. Dümdüz bir hayatım var, okulum uzadı mı uzamadı mı bilmiyorum, uzamadıysa bile önümde saçma sapan bir ortamda geçirilecek 1 yıl daha var, kalbim kırık ve de binbir çileler çekip neredeyse tamamladığım ortodonti serüvenim dişlerimin yeniden kaymasıyla devam etmekte. Yani fal is always a good idea. Böyle zamanlarda. Neyse Mehtap ablanın dediğine göre okulum uzamayacakmış, hem de kıçından. Kıçından mezun olcakmışım. 3 sene sonra evlenecekmişim ve 2 çocuğum olacakmış ve ailede bel ağrısı çeken biri varmış. GERÇEKTEN MÜTHİŞ FAL. Belki de sadece tanımadığım anaç bir ablanın burnuma iltifat etmesine ihtiyacım vardı.