31 Temmuz 2012 Salı

guess the thing I'm trying to tell you,
is that it's best kid if you're true blue.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Akşam Hacerlere gittim (ablam gibi ben de artık ona Hacer abla yerine Hacer demeye başladım). En sevdiğim evler listemde yine ilk 5'in içinde olan bu evin tatlı huzurunu içebilecekmişim gibi geliyor. Balkonda çok güzel bir akşam yemeği yedik. Hacer'in evlenmesi ve bir aile olması fikrine alışmaya başlıyorum galiba. İlk başlarda kafamın içinde olduramamıştım ama o benim sığlığımdanmış. Yemeğin yanında da çok güzel bir İtalyan şarabı vardı ama eve döneceğim için bir kadeh içebildim. Bu duruma halk arasında MEH diyoruz.

Hacerle saatlerce konuşunca hayatımın pek güzel olduğunu fark ettim. Hacer gizli psikolog. Yönlendirmeden farkındalık sağlıyor.
Bugün bir tane kayısı yedim. Çekirdeğini çöpe attım. Sonra aklıma küçükken Afşin'de, dedemin bahçesindeki ağaçlardan toplayıp yediğimiz kayısılar ve sonradan taşla kırıp içini yemek için biriktirdiğimiz çekirdekleri geldi. O çekirdekleri biriktirip kurumalarını beklerdik. Bu, çok kısa süreli bir ziyafetti. Heyecanlıydı. İçlerinden biri mutlaka acı çıkardı ve bütün keyfin içine sıçılırdı.

O bahçeli evde artık bahçeye bakmayan birileri oturuyor.
Kayısı ağaçları çoktan kurudu.
Dedem öldü.
Zaten ben de kayısı sevmem.

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Duygu'nun Polonya'dan döndükten sonraki "Yediğin İçtiğin Senin Olsun, Bize Gördüklerini Anlat" partisinden.(İÇTİKLERİNİ ANLATTI) 
Bilkent Tunus durağı ve yurtların oralara filan, hep kustum dün gece. Yolunuz düşerse dikkatli basın......... Çünkü muhabbet güzel olunca, azıcık eğleniverince bilmem kaç biranın üzerine o tekila shot'ları 5'e tamamlama gibi pis, laanet bir huyum var. Sonra çok konuşuyorum. Çok konuşurken kendimi babamın bütün hayatını anlatmış ve susamış buluyorum. Eğlenceli içki masalarını babama kitlemekten bıktım. Kimse de demiyor ki, BE DALYARAK, BİZE NE? BİZE NE LAN? Bir gün biri bunu diyecek. O kişiyi alnından öpüp HAY SEN ÇOK YAŞA diyeceğim.

Sonra, bu boktan, gece bile yaprağın kıpırdamadığı Ankara akşamında, 3 kız tatlı tatlı oturduğumuz masamıza 3 farklı masadan "Şey.... Merhabaaa.... Biz burdan If'e geçeceğiz de....... Siz de gidecek misiniz acabaa?" sorusu yöneldi fakat lakin ki If'e filan gitmeyecektik.

Sonra gece yurtta kaldım. Yurtta misafir olabilmem için Doğu Kampüs'e gidip bi form gibi bişey doldurmam gerekti. O kafayla Doğu Kampüs'e gidip, oda ayarlayıp tekrar merkeze gelmemiz çok saçmaydı. Sabah Ezgi dedi ki, ayık olsak yapmazdık öyle bişey! Haklı. Sonra Ezgi'ye bana sahip çıktığı için teşekkür ettim. Sonra eve geldim, uyudum.

Edit: Sanırım formu Doğu Kampüs'te doldurmadım. Ama bi form doldurdum.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

"Tanrının sırf bana 3 vitesli bisiklet verebilmek için dikkatini evrenden uzaklaştırma ihtimali o kadar düşük geliyor ki dua etmeye kalkışmayı bile düşünemiyorum."
                                                                                                                Quentin Crisp

23 Temmuz 2012 Pazartesi

I know that feel, bro.. 
Acaba dünya üzerinde harddisk'i olmayan tek kişi ben miyim diye düşünüyorum bazen. Bir harddisk'e ihtiyacım  var. Muhteşem fotoğraf ve film arşivimi bir yere tepiştirmem lazım. DOSTUM, TABİİ Kİ DE MUHTEŞEM FOTOĞRAF VE FİLM ARŞİVİ DİYE BİR ŞEYİM YOK. Sadece bir şeyleri bir yerlere tepiştirmem lazım. Tepiştirmem.

Hazırlık ve birinci sınıfla beraber 2 senemi geçirdiğim okuluma 1. sınıfın sonlarında alışmış olmam ve tam alıştığım sırada okulun kapanması pek hoş olmamıştı. Şimdi tutmuş tercih dönemindekilere okulumu övüyorum. ÜSTELİK SON DERECE BAŞARISIZ BİR YIL GEÇİRMİŞ OLMAM bile okulu övmeme engel olamıyor.

İki aydır tatildeyim ve önümde iki ay daha var. Neyse diyeceğim o ki, sıkıldım. İlk başta bi Trabzon'a gittim geldim, ev taşımaydı, stajdı, İstanbul'du derken bi hızlı geçiverdi de, ŞİMDİ N'OLCAK? Eylül ayını çok seviyorum ve çok istiyorum. Eylül ayını arzuluyorum lan hatta. Eylül'de RHCP konserimiz vaar, Beirut'umuz vaar, okulumuz vaar.. Havalar desen mis gibi oluyooor.. Eylül çok tatlı. Aylara anlam yüklemenin modası geçince bana haber verin lan. Klişe olmak istemem ama mayıs ve eylülün kardeş aylar olduklarını tekrar belirtmeden edemeyeceğim. Haziran da ablalarıymış.

Sanırım matematiği karma pointlerimle geçtim. Finalde 10 puan ben aldım, 40 puan karmadan geldi.. Karma pointlerimi akademik hayatımda değil de sosyal hayatımda harcamak istediğimi beyan edebileceğim bir kurumun bulunmayışı beni kahrediyor. Kahr.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Yatağım geldi. Nihayet...
Bugün eve gelirken Dengesiz Herifler afişi gördüm, yarın akşam If'telermiş. Gitsem mi la filan diyerek yürüyordum, unutmuşum onu. Sonra da şu oldu;























Bazen her şey çok saçma.

20 Temmuz 2012 Cuma
























Sena, Camel içen herkesle iyi anlaştığını söyler. Sigara içmiyorum ama ilginç bir şekilde bu benim için de geçerli. Seksli adamlı subliminal'in gitse de seni seviyoruz Camel. Hatta yalnızca ilk dönem İngilizce dersindeki "advertising and subliminal messages" konulu sunumumdan bana 96 aldırdığın için bile sevebilirim seni. Fight Club'ın son sahnesindeki penisin de yardımıyla tabii. Sex sells sonuçta.





18 Temmuz 2012 Çarşamba

Bu yazı, birkaç günlük İstanbul seyahatimi anlatan fotoğraflı ve uzun bir yazı olacak. Birkaç bölümden oluşacak ve her bölümün başlığı olacak. Seçin, beğenin, alın ama hepsi birbirine bağlı o yüzden okumak zorundasınız........ Yok lan değilsiniz. Enjoy it canlarım.

1)Psikoloji kongresi var dediler, gittik.

Ulusal Psikoloji Öğrencileri Kongresi denilen şey 4 kız yurtta kalmamız, akşamları salak salak eğlenmelerimiz ve bölümümüzle ilgili bir konferanstan öbürüne koşup sonunda sertifikalarımızı almamız gibi birçok güzel şeye vesile oldu. Fakat Okan Üniversitesi'nin eşşeyin zikinde oluşu ve cimriliğinden 2 tane ring ayarlayamayışı gibi birtakım problemler vardı, o kadar da olsun artık ne yapalımdı. Üzerlerinde isimlerimizin yazılı olduğu kartlar kendimizi daha havalı hissetmemize neden olup duruyordu. Bilemiyorum, en azından benim için öyle. Aynı şeyi bahar şenliklerinde Yaşayan Kütüphane'de de yaşamıştım. Şekilciliğimden ölücem. Kongrede çok acayip bir şey yaşadım. Sene içinde bizim okula konferansa gelen bir hoca, kendisi Ozanser Uğurlu oluyor, konferansta twitter hesabını söylemişti ben de o zaman izlemeye almıştım. O da bana dönüş yapmıştı fakat bunun dışında bir etkileşimimiz olmamıştı. Aynı hoca psikoloji kongresinde de vardı ve ben de kongre esnasında twitter'a kongreyle ilgili birtakım şeyler yazıyordum. Bir de baktım ki bir mesaj. Bir de baktım ki mesaj Ozanser hocadan. Kendisi tivitlerimden kongrede olduğumu anlamış da benimle tanışmak istiyormuş. OLM BÖYLE ŞEY Mİ OLUR LAN? HOCA BENLE NEDEN TANIŞMAK İSTER?! Her şey çok saçmaydı. Ay belki okuyordur burayı. Hocam yanlış anlamayın, sadece, SADECE ÇOK ACAYİPTİ. Okuldaki hocalarımla bile tanışmıyom lan ben. Neyse, sonra Ozanser hocanın Aşkın Psikolojisi konferansına girdikten sonra yanına gittim, sohbet ettik biraz. Çok renkli bir insan olduğumu ve çok güzel küfrettiğimi söyledi. Hatta ÇOK GÜZEL  AMINAKOYAYIM DİYORMUŞUM. Kaç taneniz bir hocayla karşılıklı amınakoyayım diyor lan?! Bilmiyom, çok acayipti. Matematiği geçtiğim için sevindiğini de ekleyince çok şaşırdım. Evet matematik mevzusunu bilmeyen bir allağın kulu yok fakat yine de ilginç bir olaydı. İlk defa bir hocadan taktir gördüm, o da amınakoyayım dediğim için oldu amınakoyayım! Neyse. Ozanser hoca da bir hayli renkli bir insan. İş bulamazsam kapısını çalar, küfrederim. Belki bir faydası olur ;))))9

2) En sevdiğim evler listesinde ilk 5'teki ev


Kongre bittikten sonra cuma günü akşam hep beraber Tuzla'dan ayrıldık ve Kadıköy'e gittik. Orda Melih'le buluştuk. Melih de birkaç gündür Kadıköy'de bir barda tanıştığı bir adamla kalıyormuş. Oradan Beşiktaş'a geçip Burak'la buluştuk. Burak'ı beklerken boyacı bir çocuk Melih'in ayakkabılarına birtakım şeyler sürdü ve krem rengi ayakkabı kahverengi oldu. Fakat kurudukça rengi açılacaktı bu yüzden Melih'e üzülmemesini söyledik. Melih boyacı çocuğa 5 lira verdi. Burak geldikten sonra hep beraber onların Fulya'daki evlerine gittik. Evde Görkem ve Dora dışında tanımadığımız 3 kişi daha vardı. Kafalar biraz şekerliydi. Biz de onlara katıldık, çok güldük, çok eğlendik, sonra güzeelce uyuduk. Görkemlerin yeni evi eskisine göre daha güzel bence. Ya da GörkemBurakDora üçlüsünün yaşadığı her yer bana çok güzel geliyor. Sabah 11buçukta uyandık, duşlar alındı, hazırlanıldı ve Beşiktaş'ta Sena'yla buluşup kahvaltıya gittik fakat hava o kadar sıcak, o kadar sıcaktı ki, kahvaltı yapamadık. 




3)One Love'ın ilk günü:  Ceza mı bu çektiğim, çile mi?

One Love'a gelen sanatçılar ilgimi çekmiyordu fakat arkadaşlarımla birlikte olmak ve eğlenmek için bilet almıştım. Santral İstanbul'a geldiğimizde alan girişini vıcır vıcır insan dolu görünce sıra var sandık fakat o aslında içerde alkol tüketimi yasaklandığından dışarda içen insanların kalabalığıymış. Durumu görünce birkaç küfür savurup diğer insanlar gibi Santralİstanbul karşısındaki çimenlere yayılıp birer bira içtik. Konser alanına girip biraz oturduk fakat hep YA NEDEN YAAA NEDEEEEEN diye isyan ediyorduk. Ara sıra alan dışına çıkıp bir şeyler içiyorduk. Bu sırada okuldan başka arkadaşlarımız da geldi ve Buğra'nın meşhur "Kantar" içeceğinden içtim. Şimdi burada tarifini verirdim dee... Yok lan içinde 2 şey var. AMA YİNE DE VERMİYOM. Kafalarımız biraz güzelleşince içeri girdik ve Osmanla salak salak dolandık. Alternatif sahnenin önünde uyuyakalan Osman'ı orada bırakıp diğerleriyle yemek yemeye gittim. Tekrar dışarıdaydık ve Duygu'yla beraber yürüyorduk. O an çok garip ama beklenen bir şey oldu. O ana kadar, mesela içeride, gözlerimin aradığı insanları çok savunmasız bir anımda karşımda gördüm ve. Artık bu konu hakkında bir şeyler yazabilecekmiş gibi hissetmiyorum fakat garip bir kırılma anı yaşadım. Alkolün de etkisiyle, Duygu'ya sarılıp, uzun zamandır da ağlamıyordum, içimde ne var ne yoksa gözlerimden dışarı bıraktım. Aynı eylemi Görkem'e sarılarak, Osman'a sarılarak ve Sena'ya sarılarak birkaç kere tekrarladım. Sanki içimde, çok çok uzun zamandır sıkışıp kalmış, böyle, çıkmak için bedenimi zorlayan ama bir türlü çıkamamış bir şey varmış da, o an amacına ulaşmış, çıkış yolunu bulmuş da kendini boşluğa bırakmış gibiydi. Özgürlüğüne kavuşan bu şeye alıştığım için gidişi o dakikalar beni çok üzdü. Sonrası. Sonrasında yere oturup Osman'la köfte ekmek yerken ve ikimiz de çok, çok üzgünken ve Sena karşımızda köftecilerle siyaset konuşurken ve Melih karşımızda, Duygu hemen yanımda, Görkem de diğer yanımızdayken, kendimi inanılmaz şanslı hissettim. Sonra konser alanına gidip Kaiser Chiefs'in Ruby'sinde zıpzıp zıpladık, çokçok eğlendik. Daha sonra Korhan Futacı dinledik. Sonra Silent Party'e katıldık. Ve kahır belalı günüme son noktayı su almaya gidip çantamda cüzdanımın olmadığı an koydum. Palahniuk, Fight Club'ta acını dindirecek şeyin daha büyük bir acıyla mümkün olacağından söz eder. Doğruydu. Güvenlikle bu durumu paylaştım. Adımı alıp telsizle kayıp eşya şeysini aradılar fakat ortada cüzdan müzdan yoktu. Bütün paramın içinde olması da çok büyük bir problemdi fakat kimliklerim ve kartlar içimi daha fazla büzüştürüyordu ve paralar gitse de cüzdan diğer her şeyiyle geri dönse gibi ütopik hayallere dalıp silkelenerek kendime gelmeye çalışıyordum. Kredi kartını iptal etmek gerektiğinin farkındaydım fakat kart babamın ek kartıydı ve "Babasız Kızlar Balosu"nu seven kızlar beni anlayacaktır, gecenin bir saati babanızı arayıp "Baba. Ben kafam güzelken cüzdanımı kaybettim de kartın bi hal çaresine bakıver sana zahmet." diyemiyorsunuz. Bu yüzden cüzdanın kaybolduğundan emin olduktan sonra haber vermeye karar verdim.

Yani anlayacağınız, One Love'ın ilk günü; festivalciler, organizatörler, Eyüp halkı ve özellikle benim için korkunç bir gündü. Dönüşte Taksim'de yemek yedik. Duygu, kendimi kötü hissetmeme fırsat vermeden beni ekonomik olarak kendisine bağladı. Bir yandan da dalga geçildi. Bana "gak" deyince eppek "guk" deyince su vereceklerini söylediler. Gülüp durduk. Akşam eve dönüp bütün gün rahatça güzelleyemediğimiz kafalarımızı hoş ettik. Melih zaman kayması yaşadı, ona baya güldük. Bir şeylere daha güldüğümüzü hatırlıyorum, ama nelerdi onu hatırlamıyorum. Canım sağoluyor. 

4) One Love'ın ikinci günü: Allah kesin var.

Sabah kalktığımızda hepimiz bugünün daha güzel geçeceğine inanıyor gibiydik ama bunu sözlü olarak ifade etmedik. Sadece plan yapmama ve fazla düşünmeme gibi şeyler hakkında konuştuk. 


Fakat gittiğimizde gördüğümüz EYÜP ZABITA hassskkktr dedirtti bize. Dünkü tıklım tıklım olan şenlikli kaldırımların yerini polisler almıştı. Tek tük bira içen insanlar görülüyordu ve lanet olsun ki gelirken koca bir şişe votka almıştık. Biraz ilerleyip bir minibüsün arkasında onu bir çiftle paylaşıp hızlı hızlı bitirmeye çalıştık. İnanılır gibi değil ama polis kamerası bile vardı. 
















































































İçeri girişlerde güvenlik önlemleri önceki güne oranla artmıştı ve kombine bilekliğime rağmen kimliğim istendi. Bir gün önce cüzdanımı kaybettiğimi söyledim ve adam bana inanmadı. 18 yaşın üstünde olduğuna emin misin..... BANA PEK ÖYLE GELMEDİ DE.... diyip duran adama 21'İM LAN! dedim. Akşam cüzdanım hakkında bilgi verdiğim yerdeki bir adam beni tanıyıp yanımıza geldi ve içeri geçmeme izin verildi, cüzdansa hala yoktu. Başımıza gelen bir diğer saçmalıksa şöyleydi: İlk gün Osman bir oyundan minik bira şişesi şeklinde bir tuzluk kazanmıştı. Akşam yemek yerken de içine tuz doldurup tuzluğu cebine koymuş. Görevliler ikinci gün girişte Osman'ın üzerini ararken cebindeki tuzluğu buldular. "BUNUN İÇİNDEKİ NEY?!" dediler ve Osman tuz olduğunu söyledi. Adamlar "NEDEN BUNUN İÇİNDE TUZ OLSUN Kİ?!" dediklerinde Osman "ÇÜNKÜ O BİR TUZLUK?" dedi. Adamlardan biri tuzu eline döküp yaladı. Her şey çok saçmaydı. Yani tamam, bir insanın cebinde tuzluk taşıması saçma da, hadi ama, eroin olacak hali yok ya! 

Akşam yaşadığım "kırılma anı" hadisesinden sonra gelen rahatlıktan mıdır bilinmez, 2. gün kendimi iyi hissettim.. Daha çok eğlenip ve daha iyi vakit geçirdim. Ara ara tekrar dışarı çıkıp bir şeyler içtik. Aklım da hep cüzdanımdaydı aslında da, bulunacağı filan yoktu. Şimdiye kadar çok kere cüzdan kaybetmiştim ve her seferinde bulmuştum. Her bulduğumda da "Allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir, sonra buldururmuş." sözünü hatırladım, deistliğim sarsıldı. Allah beni neden sevsindi? Sevse bile neden eşeğimle uğraşsındı? Ama şansımı daha fazla zorlamamın bir anlamı yoktu. Artık bir cüzdanı tam anlamıyla kaybetmenin ne demek olduğunu anlama zamanımdı.





























İçeri girişte cüzdanım hakkında konuştuğumuz adam bana doğru ilerliyordu ve inanmayacaksınız ama iki gündür sürekli konuştuğum adamla kederden yere bakarak konuşuyor olacağım ki  adamın söylediklerinden sonra kendisinin masmavi gözleri olan, beyaz tenli, hafif toplu biri olduğunu yeni fark ediyordum. Mavi gözleri gülerek bana yaklaştı ve dedi ki; "BULDUUK! BULDUK BULDUUUK!!!!" Keşke adını öğrenseydim. O an ona öyle bir sarıldım ki, yani, içimdeki bütün sevinci ona sarılarak aktaracak gibiydim. Sonra beni bir yerlere götürdü, yürürken iki günlük çilemin bir kısmını onunla paylaştım, seke seke yürüyordum. Geldiğimiz yerin kapısında bir süre beklememi söyledi. Orada biri daha vardı, bana geçmiş olsun gibi bir şeyler söyledi. Ve cüzdanım ellerimdeydi. İçindeki paranın tamamı alınmıştı fakat diğer her şey yerli yerindeydi. Bütün bunlar olurken arkadaşlarım Kimbra seyrediyordu ama sokayım Kimbra'ya, cüzdanım bulunmuştu. Hemen mesaj attım Melih'e. Sonradan telefonu elden ele gezdirip sevinçli danslar yaptıklarını söylediler. Geri kalan zaman süper geçti. Ozan'la buluştuk mesela. Çok özlemişim onu. Sonra. Ne bileyim, fazla hatırlamıyorum. Zaten o gece ayık olmakla sarhoşluk arasında sıkışıp kaldığımızı fark ettik. Tam sarhoş olamıyorduk çünkü aklımız festival alanında kalıyordu ve bir görevmiş gibi içiyorduk, ayılamıyorduk çünkü sürekli içer haldeydik. 

5) Hisarüstü çok güzel
2. günün gecesi Hisarüstü'nde Osmanlarda kalacaktık. Boğaziçi'nin Güney Kampüsü'nde manzarada oturup şarap içtik.

























Oradan eve yürürken Osman'ın "Hisarüstü'nün varoş barı" gibi bir tabir kullandığı Salvador isimli yere gittik. Mekanın isteyenin istediği şarkıyı seçmesi konseptine bayılan Melih de durur mu, yapıştırdı Sütlü Radyo klasiklerini. Orda saatlerce oturduk ve oradaki duygumuzun adı tam anlamıyla "huzur"du.

























Sonra Osman'ın çok sevdiği ama bu sevgiyi kimsenin anlamadığı bir büfede bir şeyler yedik. Bu sırada saat sabah 4 filandı. Gökyüzü aydınlanmaya başlarken eve girdik. Uyumadan önce sağ gözümün altının biraz morardığını fark ettik. Yorgunluktan çürümeye başladığımı düşünerek uyudum.

Ertesi gün Görkemlere gittik. Duygu Ankara'ya dönecekti, onu bindirdik, Melih'le ben bavullarımızı aldık, tekrar Hisarüstü'ne gittik ve akşam 5'te Kilyos'a giden otobüse bindik. 

6) Her yıl bir kere Kilyos'ta sabahlamazsam rahat edemiyorum.......

Osman, Melih, Cansın, Hakan ve ben akşam 6'da filan Kilyos'taydık. Görkem ve Burak da sonradan bize katıldılar. Bir Ankaralı olarak herhangi bir su birikintisi görünce aklını çıldıran ben, deniz görünce farklı diyarlara geçiş yapıyorum. Hemen hemmmmeen denize koştuk. 
























Görkem ve Burak da bize katıldıktan sonra -bu sırada Cansın gitmişti- Tırmata'da rakı-balık keyfi yaptık. Yemeğimiz, mezelerimiz, rakımız ve sohbetimiz baldan tatlıyken ve masada Melih ve Burak gibi iki romantik adam varken konu elbette şiire geldi ve Melih de durur mu, başladı Aysel'i okumaya.

Melih: ...Aysel git başımdan, ben sana göre değilim,
Ölümüm birden olacak, seziyorum,
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim,
Aysel, git başımdan,
seni seviyorum...

Osman: (kadeh kaldırır) Aysel'e...

Melih: Ne Aysel'i lan, kevaşe! Attila İlhan'a...

Sonrası da, "mek parmak mek parmak daha, sonu selamet."

Daha sonra sahilde ne kadar yürüdük bilmiyorum, baya yürüdük, bir yerden bira aldık, bir yere oturduk, çok güzel sohbetler ettik, oturduğumuz yerdeki bir evin penceresinden gelen bir ses "SAAT ÜÇ BUÇUK OLDU AMA YETER" gibi bir şeyler söyledi, hak verdik, kalktık, yürüdük, yürüdük, tekrar denize girdik.























Sonra uyuyacak bir yer bulup, uyuduk.
























İki senedir en güzel üşümelerimi Kilyos'ta yaşadığımı fark ettim.
Bir sürü duygusu olan, çokça yorucu, ne güzel bir haftaydı!
Yazı bitti. Gidebilirsin.

Edit: Melih'in ayakkabıları eski rengine dönmedi.

10 Temmuz 2012 Salı

Bazen uzun süredir görüşmediğim bir insanla iletişim kurup neler yaptığını öğrenmek istiyorum. Hayatında olup bitenler hakkında onunla sohbet etmek, kendimle ilgili bir şeyler anlatmak.. Fakat bu düşüncem haklı nedenlerden dolayı frenlenip erteleniyor. Geçen gün yine aklıma buna benzer şeyler geldi. Oturup gerçekten merak edip etmediğimi düşündüm. Hala tam emin olmamakla beraber "o kadar da merak etmiyorum lan aslında." dedim. Bakarsınız bir süre sonra yine inanılmaz bir konuşma isteğiyle uyanırım. Bu daha ne kadar sürecek bilmiyorum ama beni rahatsız eden bir şey değil. İyi huylu bir tümör. Bir tümörüm olsa adını Tarık koyardım.

"Write me a letter
Or drop me a line
Just let me know that your still doing fine..."

9 Temmuz 2012 Pazartesi

"Tımarhane, delirme hakkının kutsandığı mabet değil midir?"

8 Temmuz 2012 Pazar

Dilek ağacı %100 çalışıyor. HOFFF KEŞKE KASLI SEVGİLİ İSTESEYDİM :SSssssss

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Şu anda içerisinde bir sürü koli, birkaç koltuk, bir televizyon -fakat kendisi yerde-, ve sayısız hurç'un bulunduğu bir salondayım ki burası yeni salonumuz oluyor. Hurç dediğimiz şeyin hayatımızda bu kadar büyük bir yerinin olmasına çok şaşırdım. Hayatımızı kurtarıyormuş da haberimiz yokmuş. Taşınırken şaşırdığım bir başka şey ise annemin varımızı yoğumuzu, bütün rızkımızı tencere ve tavaya yatırmış olduğunu fark etmemdi. Açılan her kutudan tencere çıkması gerçekten ibret almamızı gerektirecek bir olaydı.

Mobilyalarımı yapması gereken ve kendini iç mimar sanan Sezer usta şu an mutfakta birtakım şeyler yapıyor ve bilin bakalım ne? Hala yatacak yerim yok. Sezer bey neden böyle yapıyor anlamıyorum. Beni elimde ikea kataloğuyla görünce kendisinden kenara çektiğinde koltuk olan ve aslında yatakmış gibi görünüp arkasından küçük bir salona açılan bir yapı isteyeceğimi sanmış olacak, benden fellik fellik kaçmakta. Oysaki son derece normal bir yatak, bir çalışma masası ve bir kitaplığa ihtiyacım var.

Salı günü Ulusal Psikoloji Öğrencileri Kongresi denilen şeye gitmek üzere İstanbul'a gidiyorum. Kongrenin Tuzla'da yapılacak olması ve ilk gece açılışta Kurban konseri olması beni biraz germeye başladı. Lise hayatım boyunca Kurban konserine gitmedim ve adamlar karşıma psikoloji kongresinde çıkıyor. Dostum, neler oluyor? Neyse ki Duygu'yla "Beyenmezsek kaçarız." gibi bir planımız var fakat lakin ki Tuzla'dan nereye kaçıyoruz be Duygu'm?

Ankara'ya döndüğümde odamda yatak bulamazsam Sezer Usta'ya YAPAMIYORSAN BU İŞİ BIRAK SEZER USTA! diye haykıracağım. Ayrıca annemlerin odası için yaptığın dolap götüme benziyor, diye ekleyip kendisini rencide edeceğim. Sonra Ikea'ya gidip yepisyeni bir yatak alıp eve getirip mışıl mışıl uyuyacağım.

I don't see what İsviçreli tasarımcı can see, in anyone else
but Sezer usta......


5 Temmuz 2012 Perşembe

Klinikte geçirdiğim zamanlar bana akademik anlamda bir şeyler katmaktan çok hayatla ilgili bir şeyler katıyor. Oradaki insanları gördükçe kendi sikik problemlerimin hiçbir anlam ifade etmediğini görüp düşüncelere dalıyorum. En kötüsü de hasta olduğuna inanmayan hastaların durumu. Kendilerini son derece sağlıklı ve kontrollü hissettikleri halde hastanede yatmak zorunda olmaları onlara nasıl işkence ediyor anlamak çok zor. Bütün bunlar çok üzücü. Psikiyatra ağlayarak "ben burdan çıkmak istiyorum!" diyen yaşlı bir kadını kenara çekip onunla bir kaçış planı hazırlamamak için kendimi zor tutuyorum.

Bir de davranış bozuklukları ve hastalıklarla ilgili yeni yeni şeyler öğrendikçe insan kendini sorguluyor ve sürekli "Ay bende de var kesin. Ayynı babam bu bak." gibi tepkiler verebiliyor. Bu staj bana aklımı kaçırttıracak. İnsanlar için üzüldükçe "gideyim de endüstriyel psikolog olup, piç gibi takılayım." diyorum.

Bugün Merve'yle vedalaştık. Hali hazırda bulunun İstanbul-Ankara arası sorunsuz süren uzak mesafe ilişkimiz kendisinin staj için Litvanya'ya gidişiyle darbe alacak mı hep birlikte göreceğiz.

Bu saçım;

























Bu da evin son hali;

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Bütün eşyalarım ve kıyafetlerim bavul ve kolilerde olduğundan dışarı çıkasım yok. Cuma günü taşınıyoruz fakat lakin ki daha toplanamadım. Annem odama girip girip "HOFFFFF" yapıyor. Az önce Truman Show izledim. Senelerdir izliycem izliycem, izleyemiyordum. Bu aralar içim pek fazla sıkılıyor. Hiçbir şey yapasım yok. Haftaya İstanbul'a gidicem ve muhtemelen hunharca eğleneceğim ama buna bile hevesim yok. Neden böyle oldu, anlamadım. Kendini iç mimar sanan mobilyacı Sezer usta denilen adam daha benim mobilyalarıma başlamamış. Birkaç gün kanepede filan yatıcam. Sonra da zaten gidiyorum. Annem şimdiki evin koridorunda bulunan kahverengi avize gibi nesneyi yeni odama takmayı önerdi birkaç kere, ben de her seferinde reddettim. Bugün yeni eve gittiğimde o kahverengi avize gibi nesneyi odama takılı halde buldum. Çok komik bir şey bence lan bu. Hayır, anlamıyorum, cidden. 



3 Temmuz 2012 Salı

Dün Osman'la otururken arka masadaki çocuk, arkadaşına şöyle dedi;

-Çok entel bi tip yaa Beatles filan dinliyor..

Bu da böyle bir anımız.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Bir hobi olarak ortodonti.
Arkadaş konusunda çok şanslı olduğumu düşünmekle birlikte sürekli buluşma organize eden kişi oluşum ya da kendimi böyle bir görevim varmış gibi hissedişim beni ciddi anlamda yormaya başladı. İnsanları toplaştırmaktansa bir yere çağırılan kişi olmak istiyorum artık. Diğer türlü saçma bir şekilde ev sahibi yükünün altında kalıp bir araya getirdiğim herkesin aynı seviyede çok eğlenmesini sağlamalıymış hissine kapılıyorum ve bu beni çok yoruyor.
                                                                        Merhaba.

1 Temmuz 2012 Pazar

Ev bakarken aileme sürekli "Siz iki odalık bir ev bulun ben de yurda çıkayım :DDDDDdddddddddddddd" dedim ama cevap verme gereği bile duymadılar. Olsa süper olurmuştu bence.
Geçen gün klinikte dünyanın en kahırlı kadınının sorunlarını dinlerken Esra'nın cope'u geçtiğini bildiren mesajını aldığım an yaşadığım duygusal karmaşanın nasıl bir şey olduğunu anlatmam imkansız. Aynı anda hem tanımadığım bir kadın için üzülüp hem yakın bir arkadaşım için çok sevinmem gerçek anlamda başımı döndürdü.  O an sevincimi fiziksel olarak ifade edemediğim için hemen anlığımı çıkarıp ESRA GEÇTİ LAAAAAAAAAN gibi bir şeyler yazdım da anca kendime geldim.

'cause I'm true blue.

Dün yeniden true blue olayım diye saçlarımın uçlarını maviye boyatmaya gittim. Bu sırada fiyatlarını sapıkça bir şekilde artırdığını öğrendiğim kuaförüme veda edip kendime yeni bir yer buldum. Maviye boyatmak çok riskli iş. Şimdi öncelikle çabuk akmasını, sarıya dönüşmesini filan geçtim, gidip koyu bir laciverti bana mavi diye yutturmaya çalışma ihtimalleri de yüksek. Eski kuaförümle 1buçuk yıl boyunca denemediğimiz mavi tonu kalmayana kadar o boyayı bu boyayla karıştırarak en sonunda istenen true blue'yu bulmuştuk fakat kendisi bütün geçmişimizi sikip atmış olacak bana hiçbir güzellik yapmadı. Dün yeni bulduğum bir hayli varoş kuaförün iddialı konuşmaları kalbimi kazandı ve 3 saat boyunca kıçımın üzerinde oturup bekledim. Sonuç: Adam istenen maviye tek seferde ulaştı ulaşmasına da, kendisiyle benim "uçları boyayalım" anlayışımızın bir hayli farklı olduğunu gördüm. Yer yer bırakın uçları tepelere kadar varayazan maviler vardı. Neyse dedim n'apalım, uzadıkça uçlara inecek zaar. Bilemiyorum, belki de adamın terlikle dolandığını baştan fark etmem gerekiyordu.
















Bu şarkıyı ilk dinlediğimde saçlarımın sol tarafı maviydi. TRUE BLUE BENİM LAN! diye sevinmiştim. Sonra "Keşke bu şarkıyı dinlerken beni düşünecek biriyle tanışsam." diye yazmıştım. Yani anlayacağınız, sırf True Blue dinlerken beni düşünecek biri olsun diye yine kıydım saçlarıma.