20 Ekim 2017 Cuma

Yeni bebek için iyi dilekler programımız başlıyor!

Babam: İyi bir müslüman evladı, Alptuğ ismine layık bir Türk bahadırı, bilgide, imanda inançta, gayrette, fedakarlıkta, azimde, cömertlikte, dinine ve milletine layık bir müslüman Türk evladı olarak büyüyesin, rızkın bol olsun, Allah evinizin, ocağınızın huzurunu ve bereketini artırsın, sağlıklı sıhhatli, imanlı ahlaklı büyüyesin inşallah evlat!

Ben: Doğa dostu, hayvan dostu, hümanist, ayrımcılık karşıtı ve feminist olursun umarım oğluş. 

Yeni bebek için iyi dilekler programımız sona erdi! 

17 Ekim 2017 Salı


























I will always have gum.

11 Ekim 2017 Çarşamba

13 yaşıma kadar ablamla aynı odayı paylaştık. Or-An'daki evimizde altta benim, üstte ablamın yattığı ahşap bir ranzamız vardı. Ergenlikle beraber kavgalarımızın artmaya başladığı sene yeni bir eve taşındık ve ancak evin deposu olabilecek küçüklükte bir odaya "BURADA YAŞARIM DAHA İYİ" diyerek talip olmuştum. En büyük aşk acıları, ders çalışıyormuş yapmalar, ağlama krizli varoluşsal sorunlar, telefon işletmeleri ve ilk sevgiliyi eve atıp ikindi vakti yatakta kikirdemeler, "ÜHÜHÜHÜ BENİ NEDEN SEVMEDİ acaba oroyin nasıl bir şey hmm?" gibi duygu geçişleri hep bu odada yaşandı. Daha sonra başka bir eve taşındık, orada da bu odadakilerin farklı versiyonları yaşandı. Son olarak taşınılan evdeki odam için tam bir buçuk kişilik yatağa ve istediğim renk duvarlara sahip olmuştum ki yurda çıkmaya karar verip bir odayı tanımadığım 3 kişiyle paylaşmaya başladım. Hayatımın en güzel zamanlarıydı. Buhranlarını yatakta sümük gibi ağlayarak geçiren bir insan için 3 yabancıyla yaşamak pek o kadar da kolay olmayacaktı. Şanslıydım. O dönem ağlamamı gerektirecek buhranlar yaşamadım. Hatta tam tersi, diş tellerim çıkmıştı ve birden herkes tatlış olduğum kadar güzel de bir kız olduğumu fark etmiş, kısmetim açılmış, özgüvenim başından beri hak ettiği noktaya ulaşmıştı. Canım sıkılıp hayatımı bölümlere ayırdığım zamanlarda bu kısma yükselme dönemi diyorum. (Herkesin kendi hayatını gereğinden fazla ciddiye aldığını hepimiz biliyoruz. Benimki sadece procrastination kanserinin getirdiği alışkanlıklarla beraber bir tık daha aşırıya kaçıyor gibi görünüyor olabilir ama bu sadece küçük bir yanılsama) Tabii ki de her yükselme döneminin bir düşüşü vardı. Üniversite son sınıfta birinden aşırı aşırı hoşlanıp asla asla hoşlanmıyormuş gibi yaptığım için kurdeşen dökeyazıp aynı zamanda da hem okulum uzayacak mı uzamayacak mı diye düşünüp bir yandan da uzarsa hayatım kararır, uzamazsa mezun olunca ne yapacağım diye düşündüğüm dönem hissettiğim bitmek tükenmek bilmeyen düşüş esnasında sense of humor'um ters orantılı olarak yükselmekteydi. Bunun sebeplerinden birincisi mizahın çok iyi bir savunma mekanizması oluşu ikincisi de dünyanın en komik 3 kadınıyla çok yakın arkadaş olmamdır. Okul bir şekilde bittiğinde ve ben dahil hiç kimseler nasıl zamanında mezun olduğuma anlayamazken apar topar İstanbul'a, bir aile faciasının ortasına daldığım sırada da önümüzdeki 3 ay bavuldan giyineceğimden haberim yoktu. Bırakınız bir odayı, bir dolabım, kendime ait bir rafımın bile olmadığı çok enteresan günler geçirdim. Sonrasında kendime ait bir rafım oldu, fakat bu birliktelik pek sürmedi. Rafımı benimseyemeden başka bir yere taşındım. Burada bir odam oldu ama yine pek randıman alabildiğimi söyleyemeceğim. 2 gün önce tekrar taşındım. O tanıdık eski his ufaktan uyanır gibi oldu. Sanırım olay masayla ilgiliymiş. Hayatım boyunca çalışma masalarında minimum ders çalışıp maksimum kendimi dinlediğim için, benim için bir odayı oda yapan şey çalışma masasıymış.

Eng101 dersinde yazdığım ilk essay'i hocaya mail attığımda kendisinden şöyle bir yanıt gelmişti  "I am going to stop reading at this point because your essay is too unfocused." Yazarken ne yazdığımı unuttuğum zamanlarda aklıma hep bu mail geliyor. Kalbim çok kırılmıştı çünkü okumayı bıraktığı yerden sonra bir sürü güzel şey yazmıştım ve şovumu yapmama fırsat vermemişti. 

Beni hayatlarında tutan insanlar sanırım şovumu yapmama fırsat verenler. Şovumu yapıyorkenki halimin bu halim olduğunu biliyorlardır umarım. Beklenti söz konusuysa sıkıntı var demektir. 

KENDİNE AİT BİR ODA diyorduk.

Fakat konuyu feminizme bağlayamayacağım çünkü bu bir eng101 essay'i değil. Sadece yeni bir eve taşındığımı ve odamda çalışma masası olduğunu anlatmak istemiştim. 

-hayırlı olsun. 

22 Eylül 2017 Cuma

Hatırladığım ilk yanlış kararın, ilk pişmanlığın hikayesini anlatacağım.

İlkokul birde filanken, ablamla televizyonda Moda Çarkı isimli bir oyunu görüp çok beğeniyoruz ve çok isteyip muhtemelen annemlerle yaptığımız büyük ikna seanslarından sonra Ankara'nın harika alışveriş merkezi Beğendik'ten (zira beğenmiştik) Moda Çarkı'nı aldırıyoruz. Oyun şöyle;

Görselde de görüldüğü üzere 3 bölmeden (kafa, gövde, bacaklar) oluşan bir çark var. Bölümler üzerinde kabartmalı kadın figürleri var ve hepsi farklı kıyafetler giyiyor. İstediğin kadın ve kıyafet kombinasyonunu seçip üzerine bir kağıt koyup mum boya gibi bir şeyle üzerinden geçiyorsun ve o model kağıda geçiyor. Sonra da kafana göre boyuyorsun. Bence bu ablam ve benim ilk "e bu televizyondakiyle aynı değil??" tecrübemizdi. Oyuncağı o kadar istemişiz ki pek de güzel olmadığını, hatta çıkan çizimlerin reklamdakine o kadar da benzemediğini, yani baya bildiğiniz oyuncağı beğenmediğimizi kendimize bile itiraf edemiyoruz. Zorla sevmeye çalışıyoruz. Bütün kombinasyonları yapınca oyunun bittiği gerçeğini kabul etmiyoruz. Başta kendimizi, sonra birbirimizi, en önemlisi de annemleri kandırarak oynuyoruz. İşin bir de oynamazsak azar işitme ihtimalimizin yüksek olması boyutu var. "O kadar para verdik oynasanıza!" demesinler diye içimiz kan ağlaya ağlaya fashion stylist'lik kasıyoruz. Oyuncak değil adeta bir bela gibi üzerimize çöküyor Moda Çarkı.

Bütün bu süreç o kadar uzun bir süreç değil bu arada. Hatırlamıyorum ama muhtemelen 2 hafta sonra filan, Polatlı'daki dayımlara gidiyoruz. Bizim yaşlarımızda 2 erkek kuzenimiz var, bir haftasonu orda kalıyoruz ve bunlar ATARİ almışlar. Komşuda filan da vardı ama atariyle ilk kez bu kadar uzun vakit geçiriyoruz. 2 koca gün boyunca atari oynayıp duruyoruz. Atariye aşık oluyoruz. Kuzenlerimiz de tatlış çocuklar oldukları için sürekli oynamamıza izin veriyorlar. Bizde niye yok diye düşünmüyoruz çünkü muhtemelen atari sahip olabileceğimizi sandığımız bir oyuncak değil.

Sonra Ankara'ya dönüyoruz. Sanıyorum ki annem bi ara "Moda Çarkı'nı almasaydık atari alabilirdik" gibi bir şey söylüyor. İşte kulaklara doğru sıcaklığın arttığını hissettiren pişmanlık. İşte somut olarak hissedilen ilk yanlış kararın tertemiz nöronlara yerleşip de frontal lobe'lara ilk girişi. Kulaklarıma inanamıyorum. NE DEMEK ŞİMDİ BU? Yani o salak, o gerizekalı, o reklamıyla alakası olmayan Moda Çarkı yerine ATARİMİZ OLABİLİRDİ, BUNU MU SÖYLÜYORSUN ANNE? Düşündükçe ateşler basıyor, karnımıza ağrılar giriyor, paralel evrenlerin birinde Moda Çarkı yerine atariyle oynayan halimizi düşünüp kendimizi daha da üzüyoruz.

O gece ablamla ranzanın üst katında uzanıp pillow talk yaparken dertleşiyoruz. Moda Çarkı'nı aslında hiç sevmediğimizi birbirimize itiraf edip, yeni bir oyuncak alınması için geçmesi gereken zamanı atlattıktan sonra kesinlikle atari istememiz gerektiğine karar veriyoruz. İçimiz sıkıla sıkıla uykuya dalıyoruz.

12 Eylül 2017 Salı

Babamla birlikte terapiye gitsek neler olurdu acaba.

5 Eylül 2017 Salı

Tatil bitti. Rock'n coke hariç hayatımda ilk defa kampa gittim ve eve ayağımda bir keneyle döndüm. Kırım kongo kanamalı kenesi olmadığı için pek sorun olmadı ama yine de hoş değil.

-KAŞIIIIKKK!

Dağda 3 gün internetsiz yaşadık. Tam adapte oluyorduk ki tatil bitti. Medeniyete iner inmez telefonlarımızı açıp bir süre konuşmadan story izledik. Biraz üzücü bir deneyimdi. Sonra hemen normalize oldu. Sonuçta y kuşağıyız, instagram kaydırmayacağız da ne yapacağız? Heç!

Bayramda ailemin yanına gitmedim. Aslında gidebilirdim ama gitmedim. Bunun türlü çeşitli daddy issue içeren sebeplerini buraya yazacak değilim fakat gitmediğim her an, birkaç sene önce yazdığım şu yazıyı hatırladım. Yine de gitmedim.

Eylül toparlansın gitsin işte, Ekim'de taşınıyorum.

-"canım" ne kadar şahane bir sevgi sözcüğü.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Ne diyebilirim ki, adeta bad trip'ten çıkmış gibiyim. O neydi ya öyle.. WÜF BE!

-ee, ne demiş; "fırtınam, bad trip'im, hasretim.... nırı nırınını nırını"